29 Eylül 2017 Cuma

Teşekkür


 Oggito Öykü, öykümü yayınlamış, Aylar sonra aldığım en güzel haberdi. 

Bunun için, Özge'ye, Eda'ya, Diren'e ve Yusuf'a buradan çok özel teşekkür etmek istedim. 

https://oggito.com/tarik-simsek-%E2%80%A2-like-american-honey-2-08201735152

Link ahanda burada. 

 Onun dışında Öykü bloğumda durması için , buraya yapıştırıyorum:

                                   LİKE AMERİCAN HONEY

 Camdan tek tük köpekler görünüyordu. Işığı görünce, birdenbire geriye dönüp gittiler. Gövde gövde ağaçların çıkardığı yaprak hışırtıları. Hafif esen rüzgâr. Bozkırda uzun yol. Gece. Farları kapadı. Her yer karanlık oldu. Tavandaki sarı ışığı açtı. Köpekler gitmişti.
Müzik açsana,” dedi dışarı bakarak.
Ne istersin fıstık?” Pis sırıttı.
Yüzünü döndü. Ayağının ucundaki bira şişesine uzanıp yudumladı. Geri koydu. Radyo cızırtısı doldurdu etrafı.
Fark etmez, müzik olsun da.” Rujunu çıkardı. Aynayı indirdi. Sürdü. Karşısındakinin şaşkın bakışları arasında, “Erkeğime tam bir fıstık olalım madem,” dedi. Ayakucundaki birayı alıp gözlerini dikerek yudumladı. Ot hazırdı. Ateş içeriyi gezdi. Sarı ışık kızıla döndü. Dumanı savurdu. Sırasını verdi. Aldı. Camı açtı. Rüzgâr yüzünü okşadı. Yere baktı, kara bozkıra. Ağaçların hepsinin onu izlediğini hissetti. Gülümsedi. Çekti cigarayı. Kıpkızıl yandı karanlıkta.
Biraz oynasana!” Koltuğa yayıldı ayı. Hızlıca kemeri çözdü. Dışardaki karanlıktan döndü. Cigarayı attı. Bozkırda bir nokta olarak kaldı zıvana. Camı kapadı. Rüzgârı terk etti. Karanlık, sıcak ve haya kokusuyla kaldılar. Alete götürdü elini. Bitirilmesi gereken cinayet gibi. Baygın bakışa dayanamayarak yüzünü cama döndü. Dışarıdaki karanlık onu terk etmemişti. Bir süre sonra, “Haydi,” dedi belli belirsiz, hırıltılı, elini fıstığın boynuna atıp başını kucağına daldırdı. Sarı ışığı kapayıp boğuk boğuk ses çıkardı.
Lastik kokusunu hissetti. Radyoda Sezen Aksu’yu duydu. Uzaktan bir köpek havlaması işitildi.

Calm Your Eyes



çıplak, marihuana - şeker, arkadan sarılış, pencereden ankara az ışıkları, ostim oto yıkama yukarı katı, 

- bir şarkı aç 
- ne istersin? 
- çok güzel klibi olan bir şarkı dinledim geçen, onu açayım, 
- olur, 
- bunlar sevgili mi? 
- evet. 
- erkek erkeğe sevgili olur mu? 
- sadece sikişirler mi erkekler, pekala olur? 
- hangisi pasif? 
- ne önemi var? 
- ben aktifim, sevgili olmam. 
- peki, şarkıya kendimizi bırakalım mı? 
- olur, senin de sevgillin olacak mı bir gün? 
- bilmem belki bir gün. 
- sevgili olunca böyle şeyler mi yaparlar? 
- nasıl? 
- kitap mı okurlar, birden bire öperler mi birbirlerini? 
- evet. 
- tıpkı karım ile yaptığım gibi mi? 
- evet, tıpkı karın ile yaptığın gibi. 
- şarkı güzelmiş. 
- peki klip. 
- niye öldürüyor ki? sikişemediği için mi? 
- aşktan yapıyor sanırım. 
- erkek erkeğe aşık mı olmuşlar? 
- evet. 
- bir de öldürüyorlar? 
- evet. 
- hadi içine gireyim. 
- şarkıyı kapatayım mı? 
- yok kalsın, güzel şarkı. 

marihuana , bir ayının ince gözleri , çocukluk fotoğrafı, sevgisiz ankara.


16 Ağustos 2017 Çarşamba

xwen


   Yakup'u özlüyorum blog. bu özlemenin kendisi, yakup'a has mı emin değilim, özlediğim kişi belki de şimdi yakup değil, üniversitede, yemekhanede, üstüne uymayan kot ceketli, saçları dağınık, tütün saran varsa şansı birilerinden camel soft içen o çocuğu özlüyorum. Yok. Şimdi karşısına çıksam, onun olmadığını biliyorum. Yüzüne bağırmak isterdim, "bizi ne kirletti? bizi ne kirletti?" Kar neden yağar, diye bağıran gölgesizler kitabından fırlama.

                                       bu yüzsüz çağda, sen içimde duruyorsun büsbütün*

   Esra var, iyi arkadaştır, kuzeni 5.kattan aşağı bıraktı kendisini blog. Pek tanımam kendisini, Esra'yı da, aramadım da zaten, intihardan sonra aranmaz, tanıdık, eren filan sordum, "neden yapmış?" kimse bilmiyormuş, biliyormuşça saklıyorlarmış gibi hissetmek istedim. Kanayan bir yaradan dolayı ölsün istedim. En azında değecek bir şey. Bir sevdicek. 


   Kimi sevmeye çalışsam olmuyor blog. Kirli. Çürümüş. Nuriye ve Semih'e bile az kişi gelmeye başladı. Midem kaldırmıyor blog. Savoy'a sık takılır oldum. Geçmişimi arıyorum blog. Bize yedirilmeyen geçmişimi. 

   Savoy'da dünya umrunda olmayan ibnelere bakınca, için için kendime kızıyorum. İçin için piste buyur ediyorum kendimi. "İntihar etmeyeceksek, dans edelim bari?" 

   Ozan'ın anlattığı, çocuğu stalkladım blog. Aynur doğan severmiş. Yakup; sevdirmişti bana Aynur doğan'ı, Ulucanlar, ilkokulun karşısındaki evde, okul çıkışı gibi şen bir sesle, "Bu kim?" demiştim, bilmediğime kızıyordu, onları tanımadığıma, onları bilmediğimize, tanınmak sorununu için içine indirmişti. Ozan'ın yerinde olsam, o çocuğu severdim. Birilerini sevmek için erken bir yaşta. Çocuğun, internette bir fotoğrafını bulunca, ağladım blog. 

                                              bir küfür gibi evde oturuyorum*

   Savoy'da Ankara Tıpçıyı gördüm. Sevdiği şarkıyı "strangers by night" şarkısını açtım, serbest müzikten. Yanıma geldi. "Seni gördüğüme sevindim." dedi. Yüzüne baktım. Aşağılıkkompleksi akıyordu. Eve geldik. Eren ile sohbet etti. Eren hastanede çalışmadığı için ona ilginç geliyordu anlattıkları. Kahve yaptım. Kahve kokusu sardı. Mazzy açtım. Ozan'a yazdım. Onlar konuşurken. İğrendim sonra Ozan'dan da. İğrendim herkesten. "Dağılın lan" demek istedim. İçeriye girip AtErdoğan'ın kafasını kesmek sonra. Shinning. Görüşmemeye yine karar verdim sikik doktor ile. 

   Beşir yine aradı blog. Her şehirdışına çıktığında, benden para istemesinden, paramın olmamasından, her parasız kaldığımda, üniversitedeki korkunç yıllarıma döneceğimi sanmaktan yoruldum. Ölsün istedim blog. İnşaattan aşağı düşsün, iş kazası densin, 3. sayfa haberi olsun istedim. 

                                        benim mutsuzluğumu da borçlu değil misin bana?*

 Beni kendi abisinden, babasından tiksindiren bir hayat yaşattığı için, solcu olmalıyım diye düşünüp sendikaya gittim. Solcuların 3. sınıf tatil hikayelerini dinledim. Halkevci Hüsnü'yü düşünüp 31 çektim. 

  Yakup'u özlüyorum blog. Özlediğim yakup mu, çürüyen bir yerlerden gelen saflık mı emin değilim. Belki de aynur doğan'ı özlemişimdir. 

                                                     bana en yakın uzaklık sendin.*


* Birhan keskin'in dizeleridir.


    
   

17 Haziran 2017 Cumartesi

Alper'den Dilaver'e Saf Sevgi


   
    Geceye "Alper"den, "Dilaver"'e geçtik. Gerçek ismini öğrenmem, beni cüzdanını çalmak ile suçlayıp, "vala ya ben çalmadım, senin paranı ne yapayım, parasız çalışıyorum ben" diyerek yere bakarken, düşürdüğü yerde gördüm, küçük kahverengi noktayı. "Al bak orada!" dedim. Sarhoştu, eğilemedi, ben o an alırken, sürücü belgesini gördüm, hafif çıkık. Dilaver. Verdim eline. Rahatladı. Kırılmıştım. Kapıya yöneldim, "nereye?" dedi. "Eve." Keçiören'den Kurtuluş, taksi çok yazardı. Cebimde para vardı yine de. Geceydi. "Gel tamam, yani beni anlaman gerek". Sarhoştan empati dersleri. "Siktir lan oradan" demedim. Korktum. İnsanlar sorardı, korkmuyor musun diye? Risk hayatımız, onun için de benim için de. Bize geceleri, barları, tuvaletleri, kapalı odaları bıraktığınız için güvensiz ve risk hayat. "Sen ile sevişmeyeceğim" deyip, koltuğa kıvrıldım. Yanıma geldi. Evi inanılmazdı ayının. ve ona rağmen cebindeki birkaç kuruşunda. Gözleri çok güzeldi. Derinden ve odunsu. Katık. Porno filmi çevirdik. Dayanamadım orospu. Yanında uyuyamadım, yanında uyuyamadığım erkekler listesine bir yenisini ekledim. Horluyordu. Koltuğa çıplak uzandım. Battaniye vardı neyse ki. Canım bir şeyler okumak istedi, kırsalda tıp okuyan gay'i okudum. Yazdığı heriften beter bir ayı ile olduğumu bilse, "seni aşağılık twinky, senin gibiler yüzünden bu adamlar palazlanıyor" derdi. Hamide artık demiyor, öğrendi. Aktif ama gay değil. Kerimcan Durmaz ile ilgili yazısını okudum. Enfes. İntihar edersem, kırsala mail atmayı düşledim. Melankolik. 
   Koltuğa yığılmış iken, herif yine geldi. Sikmek istedi. "Yok" dedim. Korunmasızdık yeterince. Kondomdünya. Yanıma oturup sigara yaktı. "İyi miydi?" dedi, ben bu erkeklik yaşlandıkça azalır sandımdı, öğrenci iken , parlak bir ibne iken işte, çok duyduğum bu "iyi miydi?" lafını artık duymam sanırdım. Sevindim. Güldüm. "Neye göre?" dedim. Şimdi bu adamı öldürüp, kapıyı çekip çıksam beni bulurlar mıydı? Boşanmak üzere olduğu karısı da sevinirdi herhalde yaptığıma. Küçük koltuğa uzandı, arkadan sarıldı. "Dilaver" dedim. İsmini "Alper" dediğini anımsadı, diklendi, "Dilaver, annem derdi, gerçek ismim Oktay, herkes Oktay der" Dedi. Sarıldı. "Senin gerçek ismin ne?" dedi. Halbuki ismimi söylemiştim, büyü bozulmasın, Yusuf'a anma olsun diye, "Yusuf" dedim. 
   Sikmeye kalktı yine. Durdurdum. DUR, önümü dönüp sarıldım, sıkı sıkı. Şşşş yaptım, sakin ol kovboy, kulağına dilaver diye fısıldadım. Bu sefer değil dedim, bu sefer sadece sarılacağız,,, 
   Dinledi. Müzik yoktu. İyi güzel kadınlar hep ağlar açtım telefondan. Sarılmış halde dinledik. 
   Sigara yaktım. Oturdum. Sabaha kesiyordu gün. "Yaşadığın şu hayatın kıymetini bil lan" dedim. Biliyordu, demagojistliğim tuttu. "Karım beni terk etti," diye başladı o da söze. 
   Karısı çok alkol alıyor diye bırakmış, zaten çok paragözmüş, anadolu kadını değilmiş,,, 
  
    Bitti. 

Bu her zamankinden hallice adamlardan adamı neden anlattım? O an o sabaha kesen tandan şunu fark ettim, aslında biz ne olursak olalım, "saf sevgi"ye muhtacız. O saf sevgi bize biçilen alanlarda bulunursa işte böyle sikiş değil sadece sabaha kesen sohbet çıkıyor, annesini hatırlatıyor insana, karısını, bir şarkı üstelik sevmediği tarz belki de, samimi bir şey oluşuyor sanki, 

Ondandır Seçin ile anlaşamayıp, hala LGBTİ derneği'ne desteğim, ondandır Kinem gelmedi diye suçlamam konuşmamam, ondandır Diren'i sevmem, Ondandır Eren'in bulaşıklarını yıkamam, Ondandır İngilizce. 

Bugün beni Aspava'ya götürdü ve ben travmalar ile örülü vücudum, Aspava'ya giremeyen ben, gittim onla. Kavga bile ettik, Aspava'nın acısını çıkarttık geçmişimden. Ona geçmişimde "hırsız" olduğumu ama kendisinden bir şey çalmayacağımı iletince, sevmediğim , kaderim olan cümleyi söyledi: Sen iyi bir insansın, biliyorum. 

Çay soğuk diye kızdık. Karısı nedeni ile uzaklaştırma almış. Biraz konuştum, kadın hakları felan. Dışarda bir de kahve içtik. Bana bir ara "hayatım" dedi. 

 O saf sevginin kimden geleceği belli olmuyor, gelirse cinsiyeti ne olursa olsun insandır kabul ediyor, içine alıyor, sarmalıyor, bırakası gelmiyor. 




22 Kasım 2016 Salı

Yarım


Altı ay önce buluşmuştuk Cengiz'le. Yine buluştuk. Ardıç Kafe'de. Cengiz'i öğrenci iken tanıyorum. Çıkardığımız şimdi ünlü yazar şişmesi "Peyniraltı" dergisini çalıştığı Yapıkredi Yayınları kitabevine bırakmak için. Bir keresinde yapıkredinin yazarlara yaptığı kitap alırken yazar indirimin bana da yapmıştı. "Ben yazar değilim ki" dediğimde; o bana bakıp "birçoğu da yazar değil, sadece kitap çıkarıyorlar" demişti. Güldük. Sonra ufaktan görüştük. Peyniraltı bittiğinde benim için. Üzülmüştü. Bense o zamanlar umursamıyordum. Sonra okul bitti. 

Ardıç kafe önceden daha güzeldi. gerçekten bitki çayı sevenler vardı. Gereksiz samimi davranan bir sahibi yoktu. Rafları doldurmak için kullanılan kitaplar da gözümüze sokulmuyorlardı. 

Cengiz'le buluşmadan önce; kendisine masör diyen bir adamın kucağında zıplamıştım. Masör müziği eşliğinde, huzurlu idi. Ormanda bir geyiktim. Kıvrılıp durdum. Adam her adam gibi, seksten önceki cümleleri söylemişti "hep görüşelim", güldüm, ittim, ağzıma aldıktan sonra, tık oturdum, "birazdan bu söylediğine pişman olacaksın" dedim. Kendimi aşağı atmamamın nedeni bu aşağılanma olsa gerekti, Eren ile Ceyda'yı düşündüm. Bir hayatı beraber paylaşıyorlardı, aralarına kimseyi sokmuyorlardı, bazen beni alıyorlardı sonra safra atar gibi atılıyordum. Adamı korkuttum; " sana tasınayım madem?", Kalktı, duvara dayadı, ellerini ellerime, içi içimde, "buna hazır değilim" dedi. Evliymiş ve istersem, hem karısını hem de beni aynı anda becerebilirmiş. Hepiniz aynısınız ve ben aslında size güvenmiyordum, ta ki Gizemler edalar ciddi ilişki denen normatifliği bana kakalayana kadar. 

Adamdan çıkınca ağladım, Mir allah belanı versin diye bağırdım, bol trafikli bir yere geldiğimde ters yürüdüm, hızlı. Athena çaldı kulaklarımda, bir araba çarpsın istedim. Kıvrıldım. Kimse çarpmadı. Cipralex attım susuz. Bir taksi durdu. Binmedim. Cengiz'le edebiyat sikiştirecektim. 

Ardıç kafede bitki çayı söylemedim. Kahve biraz. Cengiz mutsuzdu. Bir ilişki istiyormuş, kedisi kanserden ölmüş. Ben de "ilişkileri siktir et" dedim. ilk defa bu kadar açık söyledim, utandım. Güldü. Bunun için görüştüm dedi. Kitaplardan ve filmlerden gına geldi artık konuşmaktan. Bense tam tersi açtım edebiyata. Konuşabileceğim kimse yoktu. Cengiz'i yatakta düşündüm. Sonra utandım. Onun yanında insan huzur buluyor. Kedikanserdenölümü buluyor. Gökyüzünekadaraçık buluyor. 

Mutsuzluğuna çare bulamam, ama "Eski Yeni'ye gidelim" dedim. Bunu söylerken aklımda onunla sevişmek vardı. Arsızlığımdan yine utandım. Cengiz benimle konuşurken gözlerini kaçırıyordu, Abdurrahman da aynısını yapardı. İnsan insandan neden ölmez? Cengizleşmek istedim. Birden "ne olmak isterdin?" diye sordum. Rockçı dedi. Şaşırdım. Beklemedim. Bir müzik grubu vardı, popülerleşince; bırakmış, sarılmak istedim Cengiz'e. Kedisine ağlayabilirdim. Bense "sendikacı ya da solcu olmak isterdim" dedim. Nasıl? Devrimci mi dedi?
Beklemedi. "İnandığım bir şey olsun, bir yere bağlı olmak..."

Sustuk. Cengiz'in evine taşınabilirdim. Temizliğini yapardım. Çamaşır sulardım her yeri. Sonra boktan lavanta koktururdum. Bulgur pilavı, sonra salata, az tuzlu, biraz summak yöresel, Cengiz kilo aldığını bahane edip az yiyecek, dondurma yiyecektik, hiç yemediğim o kaymaklı şeyi Cengiz'le yemeye çabalayacaktım. Dubai'ye giderdik, Beyrut'a. Ellerimizde fotoğraf makinesi. Çocuk çekerdik. Caz dinlerdik. Travis mi iyi Teoman mı diye kavga ederdik. Tablo yapardık. Ben sıkılırdım vazgeçerdim. 

Sıradan bir hayat düşlemiştim, çürüdüm. Pelin Buzluk'tan bahsetti. Pırıldadım. "Bir öyküsü vardı onun, 2.9 saniye çok ilginç, aklımda kalmış, intihar ile ilgili." Anladım dedi. Anlamış gibi yaptı. Konuşmak istemiyordu. R'leri söyleyemeyen garson geldi. Çay istedim, biri çok açık. O uzaklara baktı. Sahlep kötüydü, Amasya'da sahlebi güzel yaparlardı. Sahlepçi Durmuş. Charlie Hebdo saldırısı olmuştu ve biz o gün Direnlerle sahlep içtik. İç yakan. 

Cengiz bana konuşmuyordu. İç döküyordu. Buna ihtiyacı vardı. Kedisi ölmüştü. Bir kadınla yaşamıştı bir süre. Önce sevgilisi sanmıştım anlatırken. Sosyal arkadaşı. Onu anlatıyordu. Susarak dinlemeye çalıştım. Bir kez olsun gerçekten birini dinlemek istedim. Genelde dinleyemezdim. Cengiz'i dinlemek istedim. Dinlerken de sinematografi kurdum. Arabasında Cengiz, Elton John dinleyerek işe geliyor, anlaştığı iş arkadaşı ile kahve içip, o günkü gelen kitapları diziyor. Yazarımsı müşteriler geliyor bazen. Onlara çay ikram ediyor. Evi paylaştığı kadından ayrılana kadar, bir ev kuruyor, film izliyorlar beraber, in the mood for love, birini dinlemek hiç bu kadar iyi gelmemişti. 

Ayrılırken, inanmayarak "bunu hep yapalım" diyorum. Cengiz yine aylarca aramayacak ve ben aylarca kimseyi dinlemeyeceğim. Belki Eren ve Ceyda ile Seğmenler Parkına gidersek onu da çağırırım. Pelin Buzluk gelirse onun çalıştığı yere benden bahsederken hatırlar belki beni, arar, Ev arkadaşım Eren ile tanıştırırım onu, Oya'nın yanında görürüm, kitap taşırken, Konur Sokak'ta. 

Bazı insanlara geç kalınır da, bazı kelimeler susuştur. 




5 Ağustos 2016 Cuma

Bir Onlar Bir Biz


                                       İbnelere' ya da kendine düzcinsel demeyenlere;
                                                                         


İbneler ile toplanmayı seviyorum. Çünkü onlarla konuşmak; bazen ihtiyaç duyduğum bir şey, bazen de bize dayatılandan farklılığı gösterebildikleri için seviyorum. Buluştum. Ya bileklerimi kesecektim ya da Emre'yi arayacaktım. Çinçin'in - Melih Gökçek'in daha dağıtamadığı yerin-  arkasında bir eve gittim. 

Sıkılmıştım. Dilek aramıştı da. Gitmemiştim. Onun makalemi ne yaptığımı, "Akademisyen olamazsın" diyen süt suratlı kadını sormasından, "Abdurrahman'ı unutmadın daha" diyecek bokluğuna katlanamazdım. Göç idaresi kaynıyormuş. Yabancılar hukuku, Kanunu, Ayten'in depresyonu - yalnızmış, daha evlenememiş, - Eren ile sikik mülteci hikayelerini dinlemek istemedim. Sözüm var dedim. 

Sıkılmıştım. Ayten ile geçen hafta buluştuğumuzda, sırf ibneyim diye kurumundaki ablası ile tanıştırmak için çağırmasından. Rolümü iyi oynadım. Kızmayın. Mutfakta ayten söyledi, "açık biri ama işte görmeden, değişmiyor, biraz bahset filan" dedi. İğrendim. Numune miyim lan ben?! Balkonu güzeldi. Abdurrahman ise severdi Ayten'i. Katlandım. Bak Abdurrahman; senin için numune de oluyoruz. Gayler çok cici.!

Sıkılmıştım. Ceyda ve Eren'in dönmemesinden. Berna'nın. Tuba'nın. Bir gizem. Mutfağa çağırdı da gittim. Bulaşık yıkadım. Krizdeydim. Gizem "anksiyete" dedi. 

Ev kalabalık. Dağılmışız. Biraları koydum. Çinçin gecekondularının ışığı yanıyordu daha. Yıllar önce; burada yakup vardı. Onu hatırlamıyorum artık. İlginç. 
Tanıştık kafaüstü. Yere oturdum. Bira açtım. Her biri ileride parlak kariyeri  ya da bir yerlerde memur olacak , gizli gay rolüne bürünecek, kimbilir evlenecek, biraz şansı olan kendi gibi yaşayabilecek, kalabalık eşcinsel sürüsüydü. İçimi huzur kaplamıştı. 

Emre hornet'e bakıyordu. Koli için. Kızdık. Bazımız. Bazımız ise "cinsel özgürlükten" bahsedip Emre'yi rahat bırakmamız gerektiğini söyledi.. Ben ise yavaştan Rıdvan ile konuşmaya başladım. Direk konuya girdi. "Kız seni farketmiyorlar mı?" Ne iş yaptığımı bilmiyordu ki. Güldüm. 

Geceye Mabel Matiz koklamasaydık olmazdı. Sinan sevmiyormuş. Ben de "ölü pantolon bizi anlatmıyor mu" dedim? Rıdvan "ufff" çekti. Melankoli takılacaksam, siktirmeliymişim evden. 

- "Ferzan Özpetek filmlerinden fırlamışsın gibi" dedim sonra ben Rıdvan'a. Cahil Periler. Duymamış. Ayıpladı Emre; "kız Ferzan Özpetek'i nasıl duymazsın?" Zaten filmlerden fırlamadık mı biz?

- Güzel film.  dedim. "Koray da var; "seversin Rıdvan" dedi Emre. 
"Kargo" açtık sonra. Renklerin içinde.

Pencereye kalktım. Bira keyfimi getirmişti. Rıdvan az sonra şebnem ferah kasetleri getirdi. "Bunu dinleyelim sadece" dedi. Güldüm. "Olur?" Sinan hiç konuşmamıştı. 

- "Kız sen bir heteroya mı aşıksın?" dedi. Bira ağzıma takıldı. "Nereden bildin?" Çünkü her ibne bir gün bir heteroya aşık olur. Rıdvan "ben heteroseksüel erkeklere inanmıyorum, herkes biseksüel" dedi. Çinçin'de ışıklar daha sönmemişti. Atletli bir adam çekirdek çitliyordu. Sevgilimle oğlum diyordu Şebnem Ferah.

- "Biseksüel olduğunu farkeden erkeklere içelim o zaman!" dedim. 

- Herkese veren pasiflere! Aktif ama gayim diyenlere! İntihara kalkışmamıs lubunyalara!

Kahkaha attık. "Sertap erener açalım ya" dedi Mustafa. cigara sarıyordu. Koktu. Şaşırdım. "İçer misin" dedi. "Aşığa iyi gelir." dudağını ıslatıp sararak sırıttı. Gözleri küçüldü.  Kürtçe şarkı açtı Sinan. 

Rıdvan "ayyy uff tam başladık şimdi." Sus kız faşist!" dedi Sinan. 

- "Bu var ya MHP'ye oy verdi." dedi Sinan bana dönerek. Kahkaha attım. İnanmadım. "Evet, ne olmuş?" dedi rıdvan. "Nasıl ya?" Sonra "ben lisedeyken MHP'li birine aşık olmuştum." dedim. Pişman oldum söylediğime. 

- "Ay ne yapayım ülke bölünsün istemiyorum" dedi rıdvan. Güldü Emre. Rıdvan'a Ouz'u  gösterdim. Beğenmedi. "Verdin mi kız ona" dedi. "Yok" dedim. Gülümsedim. "O şimdikinden daha da hetero. Öyle her erkek biseksüeldir ayakları sökmez ona!" . 

Cigara öksürttü. Emre çok güzel çekti. Cigaranın ucundaki ateş alev aldı. Koktu etraf. Özlemişim. Emre'nin yanına geldim. Omzumu açtım. Öptü Emre. Rıdvan "Çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar" şarkısına eşlik ediyordu. Bu gece yeryüzü arabesk! 

Emre'ye sarıldım. Kokuyordu. Cigara dönüyordu.

- "Tecavüze uğradım!" dedi rıdvan. Birden. Şarkı devam ediyordu. Yanına gidip; dans ederek; "tecavüz bize bahşedilen bir onur, senin bu bölünmesini istemediğin ülkendeki erkekler tarafından" diye fısıldadım. Emre'nin ağzını öptüm. Dilimledim. Cigaradan biraz daha aldım. 

-"HIV Pozitifim ben de" dedi, Mustafa. Zor gece olacaktı. "Keşke içmeseydiniz be şunu" dedi Emre. AIDS ile HIV Pozitif aynı şey değiimiş.? 

- "Babama oral seks yaptım bir keresinde "dedi Sinan. Bu kadarı fazlaydı. Emre'ye dokundum. Omzunu sıktım. Ağlamamalıydım. Güçsüz görünme faslını Abdurrahman'a vermiştim. 

Bizden alsınlar artık ağlamalarımızı, alsınlar yere batmalarımızı, alsınlar bizden kelimelerimizi, bizden alsınlar, biz suskun olalım, biz sakin olalım, biz başaralım, bize ne efendi çocuklar desinler, bize ruh hastası bu demesinler, bize ne kadar işinde presentable desinler, bize akademi desinler, plaza desinler, beyaz mobilya desinler,,,

Sustuk. Türkçeden sıkıldık. Güney Afrikadan bir şarkı açtım. Barış bıçakçı koksun istedim. 

- "Bir sene boyunca bana iş vereceğini düşündüğüm adama verdim." Emre. İş vermemiş. Bir süre erkeklerden uzak durdum. "Kız arkadaş bile yaptım" dedi. Bu gece sevişecektim onunla. 

Çinçin ışıklarını kapattı. Atletli adam içeri geçmişti. Bana düşeni de oynamalıydım. 

- "Bir gün Diyarbakır'a sevdiğim adamın köyüne kaçarken; param yoktu; üç kişiye aynı anda verdim. Günlerce kanadı."   Bitirdim rolümü. 


Güney Afrikalı şarkıcı; şarkısına devam ederken; cigara dumanları arasında Küçük iskender bize şiir yazdı sanki; 

seni ilk gördüğüm gün;
bir martı oydu iki gözümü de.


29 Temmuz 2016 Cuma

Meleklerin Düş Yaşamı ya da Çocuk


                                                         bu yazı bütün samimiyetimle yazılmıştır.
Her hakkı satılıktır.
                                                       Aileme; 

Beşir'e kahve yapmamıştım. LGS'ye hazırlanmam gerekti. Mutfakta ders çalışırken tokat atmıştı. Ağlamadım. Kitaplarımı alıp yukarı eve çıktım. Problemleri hiç anlamıyordum. Dershaneye gidemezdim; ablam babamı emekli etmek için; uğraşıyordu. Aptal arapça şarkıları arasında problemleri çözüyordum. Ablam; son ay kalmış emekli yatırımı için babam ile konuşuyordu. Bir yandan bana bakarak; "söz ver baba emekli olunca Tarık'ı dershaneye götüreceğiz; artık eve harcayacaksın parayı olur mu?" demişti. Zeki bu çocuk. Okuyacak, göreceksin. 

İsmi Evren. Hornet'teki ismi ise Emre. Eve çağırdım. Eren kızmadı. Küçüktü. Çay yaptım ona. Üstelik çay yaparken abdurrahman'ın dediği gibi çayı koyduğumuz demliği ısıtmıyorum, çok demli olmasın diye. Çocuk ile konuştuk. Çorumlu. Memur. "Hayat böyle" dedi. Öpüştük. Eren görmedi. Uyuyordu. Sarıldık. Dudaktan öptü beni. Çok güzelsin dedi. Güldüm. Pencerenin yansımasından görüntümü gördüm. Çocuk yine sarıldı. 

O sene okul - aile birliği'nden kayıt parası almak için türlü yalanlar uydururken anladım ki babam emekli maaşını bize harcamayacaktı. Bunun bedelini Okul-Aile birlği'ne söylediğim yalanlar ödüyordu. Kazanmıştım. Dershaneyi de ücretsiz giderek hem de. Kavga etmeden önce; FEM; FETÖ olmadan önce. Kazanmıştım. OyakBank- Asker arası o güzel okulu. Servis yoktu ama olsun iyiydi. 

Çocuk yani Emre yani Evren çok güzel sevişiyordu benimle. Uzun uzun. bir tatil öğlesi gibi. Birayı serin serin yudumlar gibi. Dudaklarım sarhoş olmuştu. Kısık sesle konuşuyordum. "Nereden Öğrendin?" o ise kadınlardan dedi. Kadınlardan. Yere yığıldım. Omzumu açtı. Öptü. Adım adım. Sakin bir kavga. Trafikte kalmış gibi. Hiç bitmeyen otobüs durağı gibi. Gözleri çok güzeldi. Gülüyordum. 

Çiçane'ydi adı. Sanırım arapça karışımı bir kelime. Çingeneden türeme. Çok çocukları vardı Çiçane'nin. Hülya iyi taso oynardı. Kızkardeşim Leyla da. Leyla hepimizden iyi taso oynardı. Tasolarda bütün mahalleyi yutup sonra Hülya'ya verirdi. Çiçane'nin diğer kızına. Esra kızardı. Leyla'nın salaklığına. Ben de. Leyla acırdı onlara. Mahallede, futbol oynayınca beni kaleye koyardı, gol yerdim; Hülya'yı ise forvet'e. Severdi ondan Leyla'yı; Çiçane'nin çocuklarını. Biz Leyla'ya kızardık. 

Arkama geçirdim. Aletini tuttum çocuğun. Tam sokacak iken; "bir dakika; yüzünü görmek istiyorum" dedi. Nasıl? Öyle olmaz ki. Olsun dedi. Döndüm yüzümü. Elini yumuşattı. İçime soktu. Güldüm. Diğer eli ile vücudumu okşuyordu. Sonra; hazır mısın dedi? İçime girdi. Gözlerini kapama. Sarıldım. Hırıltı çıkardım. Omzuma dudakları ile gezdirdi. Seni seveceğim dedi. 

Annem; Çiçane'ye yemek artıkları gönderirdi. Zaten kendisi güzel yapmazdı. Kimse gitmek istemezdi. Leyla; taso ile borcunu ödüyordu zaten. İş bana kalıyordu. Evleri leş kokardı. Yağmur yağardı, dam akıtırdı. Soğuktu. İçeride bir sürü çocuk vardı. Götürdüğüm yemeklere sevinirlerdi. Bizim zorla yediğimiz. Babam kızardı Anneme. Mahalle kızardı Anneme. Annem Çiçane'ye acırdı. Bense o eve gitmek istemezdim. Deli Orhan bizi döverdi. Korkardım. 

Çocuk; yani Emre Yani evren; Çay içti; şeker kattı. Espri bile yaptık. Belime sarıldı. Testeron etkisi gitmemiş herhalde dedim. Anlamadı. Giderken yarın ararım seni dedi. Mutlu oldum. İlk defa severek yaptım dedi. Güldü. Yanağıma bir öpücük kondurdu giderken. Umut; dedim, hayat ne güzel, umut ile. Çay sıcaktı hala. Coldplay açtım kendime. Güzel uyudum. 

Murat'ı severdi Çiçane. Demirçelik'te çay satıp aldığı bahşişlerle - ki çaycılar nasıl bahşiş alıyordu bilinmiyordu - Çiçane'ye yemek götürürdü. Acırdı onlara Murat. Çiçane'ye kızmazdı. Eşi Şeyhmus'a kızardı. Murat; güzel abiydi o zamanlar. Azmimi görüyor bana Demirçelik'teki memur hayatını anlatırdı. Severdi beni. Hülya ve Azize ile oynamamıza da kızmazdı. 

"Akademisyen ışığı görmüyorum sen de" dedi; ülkede bilim kalmış gibi. Suratına Bir Düğün Gecesi fırlatmak istedim. Bunu söyleyen kadın; Ölüm oruçları zamanında öğrenciydi muhtemel. Şimdi ben de ışık görmüyormuş, ağladım. Abdurrahman işsizmiş işsiz olmasına rağmen çabalarını takdir ediyormuş onun. Doktoraya kesin alırmış onu. Beni bir düşünürmüş. Arkada Nazım Hikmet bize bakıyordu. Ben olmamışım daha. Yetişmem gerekmiş. 

Çiçane'nin evi yıkılınca gitti mahalleden. Onlar yok iken biz kaldık en fakir. Leyla büyüdü, oynamasına izin verilmedi. Ben de ders çalışıyordum zaten. Beşir, Şükrü ve Murat'ın bakkallarına bakıyordum sessiz. Ablam sakatın evinden ayrıldı. Dayak yedi. Bize yerleşti. Sevinmedik. 

Türk Kanser Polikliniği önünde ağladım. Kolejde. Eve varamadan tutamadım kendimi. Abdurrahman'ı aradım. Sesi artık anlamını kaybetmişti. Anlattım. Takma dedi sadece. Takma. Herkes akademisyen olamaz ki; demedi. Buna benzer bir şey dedi. Eve geldiğimde; çocuk ile yani emre ile yani evren ile seviştiğim yere yığıldım. Sinir krizi geçirdim. babamın yuvarladığı çığın altında kaldım dedi Nilgün Marmara. 

TRT-2 vardı o zamanlar; bunlar daha kavga etmemişti; güzel filmler yayınlardı TRT- 2 - Dünya kuşağı vardı, ah güzel dünya - Beşir kızardı bize. Soğuk filmleri izliyoruz diye. Ama Murat ile ben her Cuma akşamı Dünya Kuşağı yapardık. Gazoz getirirdi. Before the rain'i ilk orada izlemiştim. Requiem for the dream; daha bir çok dünya filmleri, takeshi kitano, japon filmleri;
Sonra bir gün Meleklerin Düş Yaşamı diye fransız bir filmi; iki kadın; özgür; biri yaşam dolu, diğeri seviştiği adam kendisini terk ediyor diye 29unda intihar ediyor; Müziği de (aşağıda) çok güzeldi. 

Murat 29 yaşındaydı. İntihar etmedi. Kendisinin bile anlamdıramadığı bir tarikata üye oldu ya da kendi dediği gibi sadece gidip geliyor; 

Ben de 29 olacağım. Nilgün Marmara ve Zafer Ekin Karabay da 29'unda öldü. 

Sadece bir tutam sevgi dilenmiştim.